Geçen pazar saat 22.45’te telefonumda yaklaşık altı aydır görmediğim bir isim belirdi.
Nasılsın?
Yazdığı buydu.
Telefonu masanın üzerine bırakıp birkaç saniye ekrana baktım. Muzo tam o sırada gelip telefonun yanına oturdu. İnsanların bana vermeyi başaramadığı duygusal desteği son yıllarda büyük ölçüde, kendisini çağırdığımda bile dönüp bakmayan bir hayvandan alıyor olmam başka bir yazının konusu.
Mesaja cevap vermeden önce ekran görüntüsünü Ece’ye gönderdim.
Bir dakika sonra cevap geldi.
Pazar.
Başka hiçbir şey yazmadı.
Bunun yaklaşık on beş yıllık arkadaşlığımızın en başarılı teşhislerinden biri olduğunu düşündüm.
Saat 23.06’da cevap verdim.
İyiyim, sen?
Böylece insanlık tarihinde birbirine en az bilgi veren iki insanın konuşması başlamış oldu.
O da iyiydi.
Ben de iyiydim.
İşler yoğundu.
Onun da işleri yoğundu.
Havalar birden soğumuştu.
Evet, gerçekten soğumuştu.
Bir noktada ikimizin de meteoroloji konusunda yeterince bilgi alışverişi yaptığına karar vermiş olmalı ki sonunda:
Aklıma geldin.
yazdı.
İşte mesele burada biraz karıştı.
Çünkü birinin aklına gelmek güzel bir şey.
Sanırım.
Ama ne kadar güzel?
Bir şarkıyı duyunca da insanların aklına geliyoruz. Bir restoranın önünden geçerken de. Instagram eski bir fotoğrafı karşımıza çıkarınca da. Telefon rehberinde başka birini ararken yanlışlıkla ismimizi görünce de.
Bütün bunların arasında romantik olan hangisi?
Ve daha önemlisi, pazar gecesi saat 22.45’te akla gelmenin özel bir kategorisi var mı?
Bence olmalı.
Pazar akşamlarının insan ruhu üzerindeki etkisi yeterince araştırılmıyor.
Cumartesi gecesi size mesaj atan biri eğlenmek istiyor olabilir. Salı öğleden sonra yazan biri gerçekten merak etmiş olabilir. Ama pazar 22.45?
Pazar gecesi insan kendi hayatıyla baş başa kalıyor.
Hafta sonu bitmiş. Yeni hafta henüz başlamamış. Ev fazla sessiz. Netflix size dördüncü kez hâlâ izleyip izlemediğinizi soruyor. Bir noktada telefon elinize geliyor ve hayatınızda bir zamanlar size iyi hissettirmiş insanlar zihninizin içinden geçmeye başlıyor.
Bazılarımız dolabı açıyor.
Bazılarımız yemek söylüyor.
Bazılarımız eski sevgililerinin Instagram profiline bakıyor.
Bazılarımız da “Nasılsın?” yazıyor.
Ben üçüncüyü yapıyorum.
Bu yüzden adama çok da kızamıyordum.
Bora’yla ayrılalı dokuz ay oldu.
Bora’yla tekrar birlikte olmak istemiyorum.
Bu cümleyi artık tereddüt etmeden söyleyebiliyorum.
Ama bu, onun hayatıyla hiç ilgilenmediğim anlamına gelmiyor.
Arada profilini kontrol ediyorum.
Bazen bunu neden yaptığımı ben de bilmiyorum.
Yeni biri var mı diye mi bakıyorum?
Bensiz mutlu mu diye mi?
Saçını hâlâ aynı berbere mi kestiriyor diye mi?
Belki de yalnızca dört buçuk yıl boyunca hayatınızın içinde olan bir insanın bir anda dünyanın geri kalanıyla aynı mesafeye geçmesi tuhaf geliyor.
Birini hayatınızdan çıkardığınızda ona dair merakınızın da otomatik olarak silinmesini bekliyoruz.
Olmuyor.
Geçen ay Bora’nın profilini açtığımda yeni hiçbir şey yoktu.
Rahatladım mı, hayal kırıklığına mı uğradım, bilmiyorum.
Telefonu kapatıp mutfağa gittim.
İnsan kendi davranışlarının anlamını her zaman bilseydi terapi sektörü ciddi zarar görürdü.
Belki de bu yüzden “Aklıma geldin” mesajına kızamadım.
Çünkü ben de insanların aklıma gelmesine izin veriyorum.
Sadece onlara söylemiyorum.
Belki aramızdaki tek fark buydu.
Ece’ye devamını anlattığımda yine şaşırtıcı derecede az kelime kullandı.
“Buluşacak mısın?”
“Bilmiyorum.”
“İstiyor musun?”
Bu soruyu hiç sevmiyorum.
Çünkü “istiyor musun?” yetişkin hayatının en rahatsız edici sorularından biri.
Ne yapman gerektiğini sormuyor.
Karşı tarafın ne istediğini sormuyor.
Arkadaşlarının ne düşündüğünü hiç sormuyor.
Sadece seni soruyor.
Bazen insanın bütün problemi de bu zaten.
Ben onu görmek istiyor muydum?
Muhtemelen.
Onu yeniden hayatıma almak istiyor muydum?
Hayır.
Peki bir insanı görmek isteyip hayatınızda istememek mümkün mü?
Bence mümkün.
İnsan ilişkilerinin büyük kısmı zaten birbirine uymayan iki isteğin aynı anda doğru olmasından oluşuyor olabilir.
Onu özlememiştim.
En azından öyle sanıyordum.
Ama onunla geçirdiğim bazı geceleri hatırlıyordum. Bir masada saatlerce oturabilmemizi. Bana baktığında kendimi çekici hissetmemi. Birlikte eve yürürken konuşacak şeyimizin hiç bitmemesini.
Belki insan bazen kişiyi değil, onun yanında hissettiği kendisini özlüyor.
Bu düşünce biraz canımı sıktı.
Çünkü başkasını özlemek romantik.
Kendinin eski bir versiyonunu özlemek biraz daha karmaşık.
Bir süre sonra bana bir şeyler içmeyi önerdi.
Mesaja bakıp bekledim.
Muzo bu kez koltuğun üzerine çıkmış, ayağını yüzüne sürüyordu. Hayatında hiçbir duygusal belirsizlik olmayan bir canlının huzuru gerçekten sinir bozucu.
“Bu hafta çok yoğunum,” yazmayı düşündüm.
Yoğun değildim.
“Bakarız,” yazmayı düşündüm.
Bu da yetişkinlerin birbirine söylediği en anlamsız sözlerden biri.
Sonunda:
Olabilir. Haberleşelim.
yazdım.
Mesajı gönderdiğim anda Ece’ye de haber verdim.
“Ne yazdın?”
“Olabilir. Haberleşelim.”
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
Sonunda:
Sen de pazar olmuşsun.
yazdı.
Güldüm.
Belki haklıydı.
Çünkü karşı tarafın neden yazdığını saatlerce analiz ederken kendi cevabımızın nedenini pek sorgulamıyoruz.
Belki o yalnızdı.
Belki ben de.
Belki beni gerçekten merak etmişti.
Belki ben de onun beni hâlâ merak ediyor olmasını sevmiştim.
Belki bazı insanlar hayatımıza geri dönmek istemiyor.
Sadece kapının hâlâ açılıp açılmadığını kontrol ediyorlar.
Ve belki bazen kapıyı açan kişi de içeride birini beklediği için değil, birinin hâlâ zile basıyor olmasını sevdiği için açıyor.
O gece buluşmadık.
Ertesi gün de konuşmadık.
Salı günü hayat yeniden hızlandı. Bir çekim, iki toplantı, trafik, kahve, kürek için çok erken bir alarm ve okunmadan kalan onlarca mesaj.
Pazar gecesi yaşanan o küçük şey çarşambaya gelmeden neredeyse önemsiz hale gelmişti.
Ama şu soru kaldı:
Birini özlediğimizde gerçekten onu mu özlüyoruz?
Yoksa bir pazar gecesi, bir zamanlar birinin hayatında önemli olduğumuzu yeniden hissetmek mi istiyoruz?
Bir şey soracağım.
Bazen özlediğimiz kişi değil de, onun bizi özleme ihtimali olabilir mi?

Bir yanıt yazın